
BİZİMELLER Yazı: Oktay Ekinci Fotoğraf: Faruk Akbaş Gözden Irak
BİZİMELLER Yazı: Oktay Ekinci Fotoğraf: Faruk Akbaş Gözden Irak Amasra... Amasra, filmin oyuncularını sarmalayan karakter.
Oyuncu o da. Canlı, kimlikli, filmi film yapan…
Denizle kaya birbirine dolanmış, içine bir kasaba almış.
Yeryüzünde coğrafya ve tarihin kardeş olduğu yerlerden biri…”
Bu tanımlamayı, yakın yılların başarılı Türk filmlerinden “Gönderilmemiş Mektuplar” için, eserin çekim öyküsünü kitaplaştıran Nesteren Davutoğlu yapıyordu…
Kitabı tanıttığım yazımda özetle şunları söylemiştim: “Filmdeki duygusallıkla kaleme alınan sayfalarda, sadece yönetmen Yusuf Kurçenli'yi, Türkan Şoray'ı, Kadir İnanır'ı ve diğer emektarları değil, Amasra'yı da kucaklıyorsunuz…” Çünkü senaryodaki aşk ve insan sevgisinin bu denli yüksek bir bağlılık içinde sinemaya dönüşmesinde Amasra'nın payı da çok fazlaydı… Oradaki “coğrafya ve tarihin kardeşliği” ne kadar efsaneviyse, Cem'in okyanuslar ötesinden tam 20 yıl Gülfem'ine yazıp da gönderemediği o mektuplar da o kadar destansıydı…
Filmin, galiba 2002'deki ilk gösterim günlerinde, biz de aynı coğrafyayı ve tarihi sarmalamak için Amasra'daydık… Buluşmamızdaki belki de en “hüzünlü karşılaşma” ise Fatih'in kenti almadan önce tepeden bakarken “lala”sına; “Çeşm-i cihan bu m'ola?” dediği eşsiz manzaranın şimdiki hâliydi...
Aynı tepeden kenti seyrederken, ne denize koşarcasına inen ormanlık yamaçlardan oluşmuş bir “coğrafya” vardı, ne de 3 bin yıl önceden miras kalan “tarihin” tanıklarını görebiliyordunuz…
Türkiye'nin hemen her tarafını kuşatıp kimliksizleştiren o ilkel rant kütleleri -ki, adlarına “apartman” diyorlar- bırakın yamaçları ve tepeleri, iki tarihî koy ve antik limanlar arasındaki “anıtsal yarımada”nın, tarihî kale ve arkeolojik-kentsel sit dokusuna bile çullanmışlardı… Fatih bugün aynı tepeden baksaydı acaba şunu mu söylerdi? “Lala, kör olası imar talanı bu m'ola?..”
Kurtarma projeleri
Son zamanlarda, Amasra'nın bu talandan artık “pişmanlık” duyduğunu, kentin elde kalan değerlerini koruyarak “kimlikli” bir gelecek için kolların sıvandığını duyuyor, mutlu oluyorum.
Bilirsiniz, “yolculuk”larda iki tür vardır: “geçilen” kent ve “gidilen” kent... Konumu nedeniyle zaten “geçilemeyen” Amasra'nın, yeniden “gidilen kent” olabilmesi, “gözden ırak” betonlaşan bir belde olmaktan kurtulması için, yine o günlerde geliştirilen projelerden bazılarını anımsatmak istiyorum.
1- Cenova'yla dayanışma: Hâlâ ayakta duran Ceneviz Şatosu ile çevresinde bir “tarihsel alan düzenlemesi” yapmak, bununla birlikte bir “Ceneviz Sokağı” oluşturmak için de Cenova ve Amasra belediyeleri arasında tanışıklık ve işbirliği kurmak.
2- “Kaptan Evi”ni yaşatmak: Amasra'da sadece iki tane kalmış eski ve özgün “kaptan evlerinden” birini onarıp, “ahşap işçiliği” olarak kente yeniden kazandırmak.
3- Tarihî kalyonlar: Özellikle deniz ticaret sektörünün desteğini alarak, Amasra'nın tarihî “yatak limanı”nda demirleyecek ve “müze-gemi” işlevi görecek bir eski “kalyon”un da kentle buluşması ve turistleri karşılamasını sağlamak.
4- “Yok edici imar” durmalı: Kentin tarihî ve doğal dokusu ile özgün peyzajını hiç önemsemeyen sözde “imar planları” uygulamasına artık son vermek; “koruma”yı esas alan planlamayla kentleşmek.
İşte bu kararların gündeme gelmesinde esin kaynağı “Gönderilmemiş Mektuplar” olmuştu… O günlerde sorduğumu anımsıyorum: “Acaba senaryoya mekân olan Taş Konak ya da Cem'in ailesine ait yoksul ve ahşap Elmas Ev, filme imza atan ünlülerin de desteğiyle restore edilerek, kente 'aşk ve sevgi müzesi' olarak armağan edilemez miydi?”