Yolculuk Dergisi 77. Sayı

GEÇENGÜNÖMÜRDENDİR Yazı: Feyza Hepçilingirler Yaşamayı Bilmek Midilli adasının


GEÇENGÜNÖMÜRDENDİR Yazı: Feyza Hepçilingirler Yaşamayı Bilmek Midilli adasının doğu sahilindeki Sigri'de, Doğa Tarihi Müzesi'nin girişinde dikiliyoruz. Fosilleşmiş Orman'ı görmek için ana yoldan sapıp ıssız dağ yollarında kilometrelerce gittikten sonra, kapının saat 16:00'da kapandığını öğrenip geri dönmüşüz. Şimdi bu müzede bizi bir başka düş kırıklığının beklemediğini nasıl bileceğiz? Danışma bankosunun arkasındaki delikanlı, Türkçe, "Bence girmelisiniz. Dünyanın her yerinden geliyorlar bu müzeyi görmek için." deyince şaşırdık. Evrensel bir dünyanın kapısında bir Türk genci. Ozaman girmeliyiz elbette. Rehberliğimizi oyapacaksa hele, harika olur. Biraz da ondan tereddüt etmemiş miydik zaten? Bütün açıklamalar Yunanca ve İngilizce olacaktı. Hepsini okuyamayacak, okuduklarımızda "Pinoxylon paradoxum, Taxodioxylon albertense" gibi terimlerle dolu bilgileri anlamayacak olduktan sonra, buraya saatler harcamanın ne anlamı vardı? Erdal'ın rehberliğinde durum değişti. 20 milyon yıl öncesinden başlayarak bugün üzerinde yaşadığımız dünyanın oluşumunu, en gelişmiş görsel malzemeleri kullanarak anlattı bize Erdal. Kuzey Ege'deki volkanik patlamalar odönemde bölgede bulunan sık ağaçlı, zengin ormanı tümüyle örtmüş; boyu 7 metreyi bulan ağaçların, dalları ve yapraklarıyla birlikte fosilleşmesini sağlamış. Doğanın milyon yıllarla ölçülen değişimiyle, fosil ağaçların mermerleşmiş gövdeleriyle, dünyada her an, her saniye deprem olduğunu gösteren sismograf cihazlarıyla müze yaşanmaya değer bir deneyimdi; ilginçti; ama doğrusu Erdal'ın öyküsü de ilginç olmalıydı. Nereliydi? Midilli'nin Sigri'sinde ne işi vardı? Müzeyi gezmeyi bitirdikten sonra bunları da öğrendik. Doğu Karadenizli idi, 19 Mayıs Üniversitesi'nin Coğrafya Bölümü'nü bitirmişti. Burada yüksek lisans yapıyordu. Yunanca öğrenmişti, Yunanları seviyordu. "Siesta"ları hakkında ne düşündüğünü soracağım tuttu Erdal'a. "Siesta" geleneğinin Yunanistan'da bu kadar yaygın sürdürüldüğünü bilmiyordum. Daha önce birkaç kez Rodos'a gitmişliğim vardı; ama "siesta" mevsimi mi değildi; Rodos'ta dikkat çekecek kadar büyük bir boşluk mu yaratmıyordu; ben mi fark etmemiştim; kestiremiyorum. Midilli'nin hemen her yerinde saat 14:00'ten sonra dükkanlar kapatılıyor, çarşı pazarda yaşam duruyordu. Üstelik ekonomik kriz içindeydiler. Turizm sezonunun en civcivli olduğu zamanda dükkanlarını kapatıp uyumaya gitmeseler de biraz çalışsalar daha iyi olmaz mıydı? Birimiz Almanya ile mi karşılaştırdı, Alman çalışkanlığından mı dem vurdu, Almanya konusu nasıl açıldı, bilmiyorum; ama Erdal'ın, kendiliğinden gelişen bu muhabbete bizi onaylayarak katılmasını bekliyor olmalıyım ki "O zaman Almanya olurdu burası." demesiyle irkildim. Herkesin Almanlar kadar çalışkan olması gerekmezdi. Yunanlar çalışkan değillerdi belki; ama yaşamın tadını çıkarmayı iyi biliyorlardı. Kimi insanların da Yunanlar gibi olması gerekmiyor muydu? Hani bazen küçücük bir söz, bir ışık yakar insanın kafasında. Öyle oldu. Herkesin deliler gibi çalışması niye gereksindi? Herkesin Almanlar kadar çalışkan olması da gerekmezdi, bütün ülkelerin Almanya olması da. Dünya bir çalışma kampı değildi ki! Arada bir durup yaşamanın tadını çıkarmanın nesi kötüydü? Genel olarak biz Türkler de pek çalışkan sayılmazdık; ama çalışmayı sevmemek, keyif insanı olmayı kendiliğinden sağlamıyordu. Konumuz, çalışmadığı zamanları, tembellik ediyorum, diye vicdan azabına benzer bir duygu içinde geçirenler değil; yaşamanın tadını yudum yudum çıkaranlardı. Kimileri hırs peşinde deliler gibi çalışarak yaşamayı unuturken kimileri azla yetinip hayatta olmanın, yaşıyor olmanın tadını çıkarmayı biliyordu. Erdal haklıydı; yaşamanın tadını çıkarmak belki de tam olarak buydu. 8 Yolculuk