Dünyanın En Eski Dilinin Konuşulduğu Köy MA'ALULA

Dünyanın En Eski Dilinin Konuşulduğu Köy MA'ALULA


ünümüzde, dünyada konuşulan en eski dil Aramice. Bugün Suriye ve Lübnan'ın birkaç yerinde konuşulan Aramice, bir dilden çok Aramice dil topluluğundaki lehçelerin tamamını anlatan bir ifade; çünkü bu topluluğun doğu ve batı olmak üzere iki ana kola ayrılan pek çok lehçeleri var. Suriye'deki Ma'alula ve iki köyde, toplam 15 bin kişinin konuştuğu Aramice ise üç bin yıla yakın bir zamandır aynen korunmuş. Bu, İsa Peygamber'in hayattayken konuştuğu lehçe. Aramice, kuzey Mezopotamya ve Suriye civarında yaşayan Aramilerin dili. Onların yaşadığı dönem olan MÖ 1. yüzyıldan MS 7. yüzyıla kadar Batı Avrupa'dan Uzak Doğu'ya kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, Ortadoğu'nun kültür, sanat ve ticaret dili olarak kabul görmüş ve MS 7. yüzyılda İslamiyet'in yayılmasıyla yerini Arapçaya bırakmış. Bizim de yolumuz bu kez dünyanın en eski diline kulak vermek için Ma'alula'ya düşüyor. Aramicede “geçiş yeri, geçit” anlamına gelen Ma'alula'yı çekici yapan, denizden 1500 metre yükseklikteki fantastik görünümünden çok, buranın, dünyada İsa Peygamber'in ana dili olan Galile lehçesinin kullanıldığı tek yer olması. Burada yaşayanlar, kültürlerini ve dillerini koruyarak kendilerinden sonra gelen kuşaklara da aktarmışlar ve bu sayede Aramicenin Galile lehçesi günümüze kadar aynen ulaşmış. İsa Peygamber ve Meryem Ana'nın 16 yıl yaşadığı söylenen Ma'alula, Suriye'nin başkenti Şam'ın kuzey doğusundaki Kalemun Dağları'nın kayalıklarına oyularak işlenmiş büyülü bir köy. Köydeki evlerin dizilişi ve rengi, Mardin'e oldukça benziyor. Taştan evler, kaya aralarında omuz omuza, kol kolaymış gibi bir izlenim veriyor. Halkı da evleri gibi birbirine çok yakın. Barış ve hoşgörünün hemen hissedildiği köyde, beş kilise ve iki cami var, Hıristiyan ve Müslümanlar yıllardır birbirleriyle sıkı bir dostluk içinde yaşıyorlar. Müslümanların bir kısmı da dünyada artık unutulmaya yüz tutmuş olan Aramiceyi biliyor. Köylülerin Hıristiyan komşularıyla ortak dili ise Arapça. Bayramlarda, törenlerde, ayinlerde ve etkinliklerde köy halkı her zaman beraber. Arapça da bilen köylüler, Aramiceyi daha çok dinî törenlerde, dua ederken ve kendi aralarında konuşurken kullanıyorlar. Maalesef pek çok yerde olduğu gibi Ma'alula'daki manastırda da Aramice el yazması eserler tahrip olmuş ama yine de Aramice üzerine çalışan ve dili öğrenmek isteyen araştırmacıların en önemli uğrak yeri burası. Aramice konuşabilen halk, okuyup yazamıyor. Bunun için de Aramice dil bilgisinin oluşturulmasına yönelik çalışmalar sürüyor. İlk adımı da Suriye Devlet Başkanı Beşşar El Essad atıyor. Onun isteğiyle Ma'alula'da dört yıl önce Şam Üniversitesi'ne bağlı Aramice Dili Enstitüsü açılmış. Bu çalışmalardan ötürü halk oldukça sevinçli, “Araştırmalar ve enstitünün çalışmaları ile artık Aramice yazıp okuyabileceğiz.” diyorlar. Mel Gibson, Ma'alula'da Sıra dışı projelerin cesur yönetmeni Mel Gibson'ın, başrollerini James Caziezel ile Monica Bellucci'nin paylaştığı “The Passion - Tutku: Hz. İsa'nın Çilesi” isimli filmi, 2004 yılında dünyada en çok izlenen üçüncü film oldu. 600 milyon doları bulan bir hâsılatla gişeleri alt üst eden filmde, İsa Peygamber'in öldürülmesiyle sona eren çile dolu son saatleri anlatılıyordu. Gibson filmi, Papa II. Jean Paul'e sunup Vatikan'ın onayını aldıktan sonra vizyona soktu. Papa'nın onayı alındı; çünkü İncil'e sadık kalmaya çalışılarak çekilen filmde, İsa'nın çarmıha gerilmesinin suçunun Yahudilerin boynuna yüklendiğinin söylenmesi üzerine, sanatsal tartışmalardan çok dinî tartışmalar ortaya çıkmıştı. Gibson, filmin gerçekçiliğine dramatik bir katkıda bulunması için film boyunca Aramice ve Latince kullandı. Filmde gerçekçiliği koruduğu gibi, dilde de gerçekçiliği koruyabilmek için, filmin çekimlerinden önce Ma'alula'da bir süre araştırma yapmış. Hatta filmde rol almak üzere Ma'alula'dan Aramice bilen kişiler çağrılmış. Kalemun Dağları'na doğru yürüyoruz Kulaklarımızda Aramice ve Arapça kelimelerle gezerken, meydanda durup şöyle bir başımızı kaldırdığımızda, Kalemun Sıradağları'nın üzerindeki Meryem Ana heykelini görüyoruz. Sanki bütün Ma'alula'yı kollarının altına almış gibi orada olanca anaç hâliyle duruyor. Halkın söylediğine göre heykelin altında “Seyyidetüs Selame” yani “Selametin Efendisi” yazılıymış. Manastırlar, kiliseler, çok bakımlı ve görkemli. Azize Takla Manastırı'nın önündeki küçük meydana dizilmiş kafelerden birinde soluklandıktan sonra manastıra doğru yol alıyoruz. Köyde bulunan, Sergius ve Bahus isimli iki aziz adına yapılan bir kilise ve Azize Takla Manastırı'nın hikâyelerini, turist rehberi İlkay Aktaş Oduncu şöyle anlatıyor: “Henüz Hıristiyanlığı kabul etmemiş olan Roma, Hıristiyan olan halka zulüm etmektedir. Bu sırada gizlice Hıristiyan olmuş iki cesur Roma askerini duyan Ma'alula halkı, görmemiş olsalar bile bu iki askerin adını taşıyan Aziz Sergius ve Aziz Bahus Kiliseleri'ni Ma'alula'nın tepesine yaparlar. Bu kilise daha önce bir Pagan tapınağıdır. Kilise içerisinde tapınağa ait bir sütun ve sunak bulunuyor. Buradaki sunak da dünyadaki ilk kilise sunağı olma özelliğini taşır. Kiliseye yapılan bu sunakla halk, Pagan kültürünü kendi dinlerine uyarlamış. Azize Takla Manastırı'nın hikâyesine gelince… İsa Peygamber'in öğretilerini öğrenen ve Konya'da yaşayan Takla adında bir kız inancını yaymaya başlar. Ancak o dönemde Pagan inanca sahip toplum, Takla'ya çeşitli işkenceler yapar. İlk olarak, büyük bir ateş yakarak Takla'yı ateşe atarlar ancak son anda bir fırtına çıkar ve ateş söner. Ardından yırtıcı hayvanları kırk gün aç bırakırlar ve Takla'yı vahşi hayvanların arasına atarlar, fakat hayvanlar Takla'yı yemez. Kızının Hıristiyan olduğunu duyan Konya Kralı, kızını inancından vazgeçirmek için ona zulüm eder. Bu zulümden kaçan Takla, Konya'yı terk ederek Antakya üzerinden şimdiki Ma'alula köyüne gelir ama kraliyet askerleri onu takip eder. Tanrı'ya içten bir dua ile yalvaran Takla için dağ ikiye ayrılır ve o yarıktan kaçar, askerler de onu yakalayamaz. Burada otuz yıl yaşayan Takla, Hıristiyanlık öğretisini Ma'alula merkezli olarak çevreye yayar. Hayatını bu kasabada geçiren ve MS 85 yılında öldüğü tahmin edilen Takla'nın ardından adına bir manastır yapılır." Bu manastırda şimdi rahibeler eğitiliyor. Her zaman açık olan manastırın üstündeki kayalardan sızan suyun ise şifalı olduğuna inanılıyor. Ma'alula isminin anlamının bu sudan geldiğini söyleyen bir rahibe ise şöyle diyor: "'Ma'alula' kelimesinin ikinci anlamı, kutsal olduğuna inandığımız su nedeniyle 'Ma'alule' yani 'şifa veren yer', 'ibadethane' ve 'gizlenilen veya gizli olan yer' anlamlarına geliyor. Bu şifa ile sakat gelenler koltuk değneklerini bile attılar." Takla'nın mezarı da bu kısımda. Manastırdan çıktıktan sonra Takla Kanyonu'nu yürümeye başlıyoruz. Korku veren ama aynı zamanda insana sığınak gibi gelen yerlerdir kanyonlar. Issız kanyonun safran sarı kayalıklarının arasında gezerken Azize Takla'nın kaçması için dağın yarılmasını düşününce mistik bir atmosferi olan bu kanyonda daha uzun zaman geçirebilmeyi diliyoruz. Yaklaşık bir kilometre yürüdükten sonra Meryem Ana heykelinin olduğu tepeye varıyoruz ve heykelin arkasından kuşbakışı Ma'alula'yı izliyoruz. Dinlenmek için tepede yer alan bir kafede oturup oradakilerle biraz sohbet ettiğimizde “Asıl, kutlamalar sırasında burada olacaksınız.” diyorlar. Ma'alula'da 13 Eylül tarihinde, MS 4. yüzyıldan bu yana yapılan tören için dünyanın dört bir yanından insanlar buraya geliyormuş. İsa Peygamber'in gerildiği çarmıhın parçalarının bulunduğunu halka haber vermek üzere yakıldığına inanılan ateş, her 13 Eylül gecesi, yani “Haç Günü”, köye hâkim iki tepe üzerinde yakılıyor ve törenler başlıyormuş. 24 Eylül'de Azize Takla, 7 Aralık'ta ise Aziz Sergius Bayramı sırasında köy, dünyanın dört bir tarafından gelen ziyaretçilerle dolup taşıyormuş. Bizi yüzyıllar öncesine götüren Ma'alula'dan ayrılırken, manastırda yapılıp mahzende depoladıkları leziz şaraplardan almayı ihmal etmiyoruz. “Selametle kal” anlamına geldiğini söyledikleri “Fuş başlomo” sesi kulaklarımızda, sanki zaman tünelinden geçmiş ve geçmişe bir yolculuk yapmışız gibi eve dönmeye hazırlanıyoruz.