
Merhaba
Merhaba, Bu sayıda Feyza Hepçilingirler tüketmek fiilini anlatıyor. Bu çağa tüketim çağı diyelim, diyor. Hepimizi esir almış bu çılgınlık, doyumsuzluğumuzu körüklüyor. Herkesin kafası karışık... Temel ve zorunlu ihtiyaçlarımızın karşılanmadığı bir toplumda tüketmeye doymuyoruz. Aslında ilişkileri de, ömrümüzü de böylece tüketir olduk. Hele bu sözcüğün, yeme-içme fiilini karşılamak üzere de kullanılması rahatsız edici. Tükenen gün ömürden midir desek? Ömrümüz öyle veya böyle tükense de birbirinden leziz, ilginç Hitit yemeklerinden nasibimizi almalıyız. Sonra edebiyat, bir kitabın satırları arasında yolculuklara çıkmak ömrümüzü çoğaltabilir. Günter Grass Türkiye'ye geldi. Sayfalarda yolculuk yaparken ona da uğrayacaksınız. Firuzağa'da gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Şimdi de bizim konuğumuz. Dergimizin 6. yılı ve "yol filmleri"ne uzanıyoruz. Yüce Yöney, yol filmlerini taramış. Thelma ve Louis'in yolculuğu, Ridley Scott'un bu çalışması hiç atlanır mı? İki kadının yaşamlarını değiştirmek üzere yola çıkması ve başlarına gelenler... Yola çıkmak cesaret ister. Başarımızı görmezden mi geliyoruz? Kullandığımız sözcükler, odaklandıklarımız, sorduğumuz sorular, beklenti ve hayallerimizin şimdiki gerçeğimizi ve geleceğimizi oluşturmamıza etkisi oluyorsa "iyi düşünelim, iyi olsun" diyelim. Tarihin demokratik birliğini, ortak kültür yaratmayı ve paylaşmayı başarmış bir halk, Likyalılar. Yağmalanmışlar, yakılıp yıkılmışlar, sulara gömülmüşler; Helenler, Persler, Romalılar, akınlar, bozgunlar, yenilgiler, yengiler... Sema Gülez Likya yolu, üç bin yıllık eski bir ticaret yolu. Bu uygarlığın UNESCO'nun koruması altında olan kutsal alanı Letoon... Işık, renk, deniz, Akdeniz, bizi çağırıyor. İlker Ayrık, parlayan bir oyuncu... İstanbul-Balıkesir arasında Tahsin ile Muhsin Albayrak adlarındaki otobüsçülerimizle yolculuk etmiş. Bu efendi kardeşlerin bu satırlarda anılması beni çok sevindirdi. Geçmişi hatırladım. Gerçek otobüsçüleri, Kamil Koç'un inançlı, vefakar ve cefakar otobüsçülerini... Yolları nasıl dövdüklerini... Hatları nasıl oturttuklarını... Geçtiğimiz ay, Kamil Koç'un 35. ölüm yılını idrak ettik. Kurucu liderimizin yalnızlığını, liderlerin hep yalnız olduğunu düşündüm. Masa başında saatlerce düşündüğünü, evi arşınladığını, sabahlara kadar uyuyamadığını; kazaları, borçları; darbeleri, ihanetleri, iş yoğunluğunu, sorumluluklara boğulduğunu; hastalıklarını, umutsuzluklarını, özlemlerini, yaşamını ertelediğini, ötelediğini hatırladım. Sayılan, sevilen bir insan olarak da hırpalanabileceğini; etrafındaki dalkavukları, bir çınar gibi herkesin onun gölgesine sığındığını yeniden algıladım. Bütün mesele, ona bu emeklerinin karşılığını geri verebilmekti. Miras ya da emanet olarak algılanabilecek bir yükü omuzladık. Kamil Koç'a rahmet diliyoruz...