
Serüven Tutkusu
SAYFALARDAYOLCULUK Yazı: Fatih Balkış Serüven Tutkusu Son on yılda özellikle Avrupa'nın, kendini medeniyetin merkezi gibi görme sevdasından bir an olsun uzaklaşmayışını, hatta bunu savunulması gereken bir kale gibi sakladığını görmezden gelemeyiz elbet. Bir kültür hazinesinin bekçiliğini yapan Avrupa, şimdi yeni bir hazinenin peşinde. Sömürge ve kölelik çağında içini boşalttığı ve çoraklaştırdığı toprakların çocukları, nesiller sonra Avrupa kültür hazinesini zenginleştirmeye devam ediyor. Aldatmaca şu: üstü örtük olanı, şimdiye dek gizlenmiş olanı en duygusal, en doyurucu biçimde sunabilmek. Bir çeşit çocuk oyunu gibi; Surinam'lı, Karayip'li, Kongo'lu genç yazarlar, babalarının, annelerinin nasıl köleleştirildiklerini, nasıl kıyıma uğradıklarını göstere göstere anlatıyorlar. İyi eğitimliler, İngilizceyi kusursuz konuşuyorlar ve çoktan bu Avrupa'nın değeri olmuşlar. Ancak günümüzde yaşadığımız bu süreç, bir ilk değil. 20. yüzyılın başında beyazlar, bizzat uzaklardan haber vermek için romanlar yazıyorlardı. Sömürge edebiyatı, başlangıçta gezi ve anı kitapları gibi algılansa da, bu edebiyatın içerdiği ahlaki ve serüvenci özelliklerin dışında belli bir ideolojik sorunsalı da gündeme getirdiği bir gerçektir. En azından günümüz kuramcılarından Said, buradan genel bir toplumsal ve ideolojik sosyal portre çizmeyi başarmıştır. Ona göre antik Yunan'da doğan bu anlayış, "İlahi Komedya" gibi metinlerle derinleşmiş, 20. yüzyıl başındaki toplu bir devinimle de en belirgin biçimini almıştır. Popüler anlamda sömürgelere gidemeyen insanlara ikinci elden bir serüven yaşatma amacı güdülmüştür bu romanlarda. Aslında daha başında Akşit Göktürk'ün belirttiği gibi; Gulliver ya da Robinson gibi kahramanlar, sömürgelerdeki yeniden kurulacak yaşamın ilk örnekleriydiler. Bunun devamı olarak Conrad, Kipling, Huxley, E. M. Forster gibi romancıların amaçlarının, bu sömürgelerde ortaya çıkan toplumsal ve psikolojik ortamı, edebiyat süzgecinden geçirerek yansıtmaya çalışmaları olarak okunabilir. 20. yüzyıl başındaki İngiliz edebiyatından bahsetmek demek, kuşkusuz bütünüyle sömürge edebiyatından bahsetmeyi gerektirecektir. Aynı biçimde Cendrars gibi kimi Fransız romancıları da bu anlamda irdelenebilir. Bunun yanında güçlü bir sömürge imparatorluğu bulunan ama resimde olduğu gibi edebiyatçı yetiştirmede pek de başarılı olmayan Hollanda edebiyatında da bu türden eğilimlerin baş göstermesi kaçınılmazdır. Bu anlamda Louis Couperus'un (1863-1923) "Gizli Güç" adlı eserini, Kuzey Avrupa sömürge edebiyatının en önemli örneklerinden biri olarak gösterebiliriz. Doğu Hint adalarında düzeni sağlayan Hollandalı Vali Van Oudijck ve ailesinin çevresinde gelişen tekinsiz olaylar, sömürgelerde beliren yaşamın aşırılıklarına, yapaylıklarına ve bayağılıklarına işaret eder. Avrupa'dan uzaklaştırılmış, hatta buralarda doğmuş olan Avrupalılar ve yerliler arasında oluşan kimi kültürel ve sınıfsal farklar, çağlar boyu aşılamayacak sorunları da beraberinde getirir. Romanın çoğu yerinde dile getirildiği gibi, "...devasa fakat tükenmiş bir sömürge, tek bir amaçla, kar sağlamak amacıyla hala Hollanda'dan yönetilen bir sömürge. Gerçek, muhteşem bir yönetim altındaki Hint adaları değil, bayağı, fesat bir 114 Yolculuk