
İskender'in Şehri: İskenderun
GEÇENGÜNÖMÜRDENDİR Yazı: Feyza Hepçilingirler İskender'in Şehri: İskenderun Körfezin karşı kıyısında İskenderun Demir Çelik tesisleri görünüyor. Arkadaki Amanos Dağları şehri kucağına almış gibi... Dağlarla çevresi böyle sarılmış olduğu için İskenderun'da yazlar dayanılmaz sıcaklıkta geçermiş. Kışlar da o kadar ılık ki ne kar yüzü görüyorlar, ne de soğukla tanışıyorlar. Çocuklarına kar göstermek için, şehrin epeyce dışına çıkmaları gerekiyor. Sahildeki kafelerden birinde, dışarıda oturup çay içtiğimiz bir günün akşamında, "Bugün hava çok soğuktu." diyen İskenderunluların soğukluk ölçülerini anlamak bu yüzden zor. Pek çok farklı halkın bir arada yaşaması İskenderun'u çok kültürlü bir yer haline getirmiş. Hıristiyan mezarlığı ile Müslüman mezarlığının yanı sıra Fransız Askerî Mezarlığı... Ulu Cami, Fatih Camisi, Hamidiye Camisi ile Katolik Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Ermeni Kilisesi, birer ikişer sokak arayla... İskenderun mutfağı da bu çok kültürlülüğün izlerini taşıyor. Acılı Hatay yemekleri, humus, künefe; bunların yanında deniz ürünleri, adlarını aklımda tutamadığım daha bir sürü değişik lezzet ve bu lezzetleri size mutlaka tattırmak isteyen içten bir konukseverlik. Y alnızca birkaç konuşma yapmak için gelmiştim İskenderun'a. Beni karşılayan ve ağırlayan güzel insanların antik dönemlerde adı Rosus olan, bölgenin görülmeye değer güzellikteki tatil beldesi Arsuz'u gösterme isteklerinin gerçekleşmesine zaman yetmedi. Tıpkı Antakya gibi, Arsuz'u görmeyi de bir dahaki sefere ertelemek zorunda kaldım. Antakya'nın tarihî dokusunu daha iyi koruduğunu, bu yüzden Antakya'yı da mutlaka görmem gerektiğini söyleyen İskenderunlular, komşu kentler arasında çok alışık olduğum çekememezlikle hiç tanışmamışlar besbelli. Zihnim anılarla, elim kolum hediyelerle dolu döndüm İskenderun'dan. Gittiğim yerlerden oraya özgü bir şeyler almaya bayılırım; ama İskenderun'da buna fırsat bulamadım. Banyo lifinden defne sabununa, acı biber salçasından ceviz reçeline kadar, almayı düşünebileceğim ne varsa hepsi hediye edildi çünkü. aka değil, Makedonya Kralı Büyük İskender kurmuş İskenderun'u. Şehir, MÖ 333 yılında Pers Kralı III. Darius'u yenen Büyük İskender tarafından, bu zaferin anısına kurulmuş, bu yüzden Aleksandretta adını almış. Aleksandretta, "Küçük İskenderiye" demek. Şehrin şimdi bulunduğu yerde, antik çağlarda Myriandos kenti varmış. Myriandos'un da MÖ 1500'lerde Fenikelilerce kurulduğu sanılıyor. İskenderun, sırasıyla Roma, Arap, Bizans, Selçuklu, Memluklu ve Haçlı egemenliğinde kalmış; 1517'de Y avuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. İskenderun'a Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizler, ardından Fransızlar egemen olmuş. Şehir, 1938 yılına kadar Fransız himayesinde, Suriye'nin bir sancağı olarak kalmış. "Hatay benim en büyük meselemdir." diyen Atatürk, Hatay'ın Türkiye topraklarına katıldığını göremeden ölmüş; ama 1924'te kurulan, cumhurbaşkanlığını Tayfur Sökmen'in, başbakanlığını Abdurrahman Melek'in yaptığı Hatay devleti, halk oylamasında yüzde 99 gibi bir oranla Türkiye'ye katılımı kabul etmiş. 5 Temmuz 1939'da Hatay, dolayısıyla İskenderun, resmen Türkiye'ye katılmış. Bu yüzden İskenderun'da her yıl 5-6 Temmuz tarihlerinde Uluslararası Kültür ve Turizm Festivali düzenleniyor. Demir Çelik Fabrikası'nın üretime geçtiği 1974 yılına kadar İskenderun küçük bir kasabayken bu tarihten sonra çok gelişmiş. Şu anda Türkiye'nin çok önemli bir limanı. Beni İskenderun limanının ekonomi açısından taşıdığı önem kadar, hatta ondan fazla etkileyen şey, İskenderun sahilinin güzelliği oldu. Kilometrelerce uzanan bir yürüyüş yolu, bir yanda Akdeniz'in mavi suları, öte yanda palmiyeler, parklar, çay bahçeleri ile bakımlı ve yeniden yaratılmış yemyeşil bir doğa. Günbatımına yakın saatlerde İskenderun sahilinde dolaşma olanağı bulmak, ayrı bir şans; çünkü güneş bambaşka bir güzellikte batıyor İskenderun'da. Meğer İskenderunlular da günbatımlarının güzelliğiyle övünürlermiş. Güneşin denizden battığı yerlerdeki günbatımlarının güzelliğine başka yerlerde pek rastlanmıyor gerçekten. 10 Yolculuk