Yolculuk Dergisi 60. Sayı

Osmanlı Duvar Yazılarının İzinde


GEÇMİşİNİZİNDE Yazı: Oğuz Erten Sanat Tarihçisi arthistoryoguz@hotmail.com Osmanlı Duvar Yazılarının İzinde Günümüzün yoğun stresli iş yaşantısından ve trafiğinden kurtulup özlediğimiz, hatta unuttuğumuz bir duygu olan "huzur"u bulmayı hepimiz istiyoruz şu günlerde. Bir arkadaşımla huzur üzerine özlemlerimizi paylaşırken, arkadaşımın o an kurduğu bir hayal, beni bambaşka alemlerde yolculuğa çıkardı. Huzuru bulabilmek için gösterdiği adres, Galata Mevlevihanesi ydi. Sessiz bir bahçede, kaya parçalarının gelişigüzel dizilmesiyle oluşturulmuş bir yoldan, ney sesini takip ederek semahaneye girip, Pan ın flütünden çıkan sihirli nameler gibi bitene kadar onu dinleyerek, kendi içinde gerçekleştirilecek en güzel yolculuğun sonucunda huzura erebiliyordu bu hayalde arkadaşım. Üzerinden günler geçmişti, yine iş hayatının verdiği yoğun tempo, unutturmuştu bu konuşulanları. Fakat televizyonumuzun kültür kanalında, dünyanın önde gelen neyzenlerinden biri olarak değerlendirilen Kutsi Ergüner ile yapılan bir söyleşiye şans eseri rast gelince, bu duygu üzerine tekrar düşündüm. Kutsi Ergüner, bu söyleşisinde; İstanbul un onun sanatında ne kadar önemli, yaratımlarında etkili bir unsur, bir ruh olduğunu, ancak son yıllarda İstanbul un maalesef o özgünlüğünden, o güzelliğinden koparıldığını söylüyordu. Küçük detayların da sanat üretiminde etkili rol oynayabileceğinin altını çiziyordu. Arkadaşımla konuştuklarımız, Kutsi Ergüner in sözleri ve programdaki ney sesinin büyüleyici tınısı, beni Galata Mevlevihanesi ne gitmeye yöneltti. Mümkün olan en kısa süre içinde mevlevihaneye gittim. Bahçesindeki hava, sanki yüz metre ötesindeki hayatla arasına görünmez bir sınır çekmiş gibiydi. Mezar taşlarının vakur bir tavır içinde ve büyük bir estetik kaygıyla, aşkla yapıldığını hissetmek, yaşanmışlığın havasını almak, içsel bir doyum uyandırıyordu. Bir tek ney sesi gelmiyordu kulağıma, onu da içimde duyuyordum. Özlediğim huzuru gerçekten bulmuştum. Kutsi Ergüner in bahsettiği küçük detaylar, gerçekten başka bir yanını doyuruyordu insanın. Ben de çılgınca bir keşfetme duygusuyla dört gözle etrafı inceliyordum. Galata Mevlevihanesi nde saatler geçirdikten sonra çıkma vakti gelmişti. Çıktım. Yolun karşısına geçip, modern yapıların arasında kalan ve hiç de haline bozuk olmayan bir yapı ile karşı karşıyaydım sanki. Çevresindeki yapılardan çok çok öncelere ait olmasına karşın o sanki farklı olduğu için yabancılaşıyordu bu bölgeye. İçinde yarattığı aura, bunun en büyük sebebiydi. Mevlevihanenin giriş kapısının solunda, ünlü mutasavvıf Şeyh Galip in türbesi, sağında ise bir çeşme bulunuyordu. Bir süre sonra uzaktan bakmayı bırakıp çeşmeyi yakından incelemeye başladım. Süslemeler, ayna taşı derken, birden duvarda bir şey gözüme çarptı. Keskin uçlu bir alet ile duvara küçük bir Osmanlıca yazı kazınmıştı. Altına da tarih atılmıştı. İlk önce yeni bir yazı olabileceğini düşündüm ama az da olsa Osmanlıcamla yazıyı çözmeye uğraştım. Tarih olarak, hicri takvimle 1274 senesi atılmıştı. Bu tarihin miladi olarak hangi yıla denk geldiğini çok merak ediyordum. Sanki bu yazı, asırlar öncesinden bugüne küçük bir not gibiydi. Cebimden çıkardığım kurşun kalemle beyaz kağıt üzerine, tıpkı çocukluğumuzda bozuk paraların kopyasını kağıda geçirir gibi yazının kopyasını çıkarmaya çalıştım. O an okuyabildiğim kadarıyla sonundaki "...Hacı Ali" yazısını çıkarabildim. Kendisine yeni bir oyuncak satın alınmış bir çocuk gibi sevinçten uçuyordum. Bu sevincin içinde biraz da merak vardı; acaba bu yazıda ne yazıyordu? Kutsi Ergüner in dediği gibi, küçük şeyler insanın içinde tamamen farklı bir dünya açabiliyordu. 118 Yolculuk