
Dil - Kişilik Ilişkisi
Ahmet Telli Dil - Kişilik Ilişkisi
Bir seçim dönemi daha bitti. İyi ki bitti. Çünkü her gün üstümüze abanan ağır gürültü ortasında, dostlarımızla, sevdiklerimizle iki çift laf edemez olmuştuk. Herkes birer taktisyen edasıyla seçim tahminleri yapıyor; okunan kitaplardan, izlenen filmlerden, yaptığımız yolculuklardan konuşacağımıza, seçim yorumlarını dinlemek zorunda kalıyorduk. Kendi adıma, alanları, caddeleri, sokakları gördükçe, televizyon kanallarındaki çatışmaları izledikçe mutsuzluğum artıyor, ağır bir hüzün bulutu çöküyordu içime. Seçimlere büsbütün ilgisiz mi kalınsın istiyorum, hayır. Seçimlerin, demokrasinin yerleşmesinde en önemli olguların başında geldiğini biliyorum, bu nedenle de önemsiyorum seçimleri. Öyleyken, demokrasinin bilinç, akıl, sezgi, barış, hoşgörü, birlikte yaşamak gibi insani olguların toplamı olduğunu da düşünüyorum. Kirlenen alanları, caddeleri, sokakları belki belediye görevlileri temizlerler; televizyon kanalları yeni programlar koyarak yeniden izlenebilir duruma gelebilir; ama zihnin kabustan silkinmesi o kadar kolay olmuyor. Seçimin bittiği şu günlerde bile hala, her sokağa çıkışımda üstüme abanacak gürültüler duyacağımı sanıyor, irkiliyorum... Bu seçim döneminde alanların, caddelerin, sokakların yaşanamaz duruma gelmesinin yanında, müthiş bir dil kirliliğiyle karşılaştık. Sözcüklerin, kavramların, söz değerlerinin onuru zedelendi. "Yalan", "iftira", "namert", "müfteri", "şerefsiz", "saçma sapan" gibi nezaketten, incelikten uzak sözcükler öylesine çok, öylesine gelişigüzel kullanıldı ki dil ve duyarlık ilişkisine, dilin kullanımdaki nezaketine özen gösterenleri çileden çıkaracak bir ortama sürüklendik. Dil bir anlaşma aracıyken, kabalaşmanın, küstahlaşmanın sonucunda, anlaşamamanın bir aracı olup çıktı. Zekanın yerini kurnazlık, gerçeklerin yerini demagoji, erdemin yerini kişiyi aşağılama almışsa; politikaya, politikacıya nasıl güveneceğiz? Televizyon kanallarında politikacıların lafebeliğini gören, izleyen bugünün çocukları, gençleri, bundan olumsuz etkilenmeyecek mi? Önümüzdeki günlerde politikacıların bu çirkin sözleri, gençlerin, çocukların diline de yerleşirse şaşırmamak gerekiyor. D. H. Lawrence ın şu sözü bu bakımdan Yazı: Ahmet Telli ilginç: "İnsanları şaşırtan ve dehşete düşüren sözcükler, aradan belli bir süre geçince kimseyi şaşırtmaz olur." Nitekim geçtiğimiz seçim döneminde, siyasilerin büyük bir kısmı kötü bir sınav verdiler. Böylece siyasetin etik ve estetik değerleri hiçlendi. Oysa siyaset, iyi yapılırsa bir sanat pratiği bile olabilir. Gelmiş geçmiş siyasetçilerden anımsananlar, siyaseti ancak etik ve estetik değerler düzleminde yapanlardır; diğerleri ise unutuluşun dipsiz kuyusuna yuvarlanıp gitmişlerdir. Peki, siyasilere dilin, sözcüklerin kullanımıyla kişilik özelliklerinin ilişkisini kim, nasıl hatırlatacak? Gerçi siyasilerin, anlamak gibi bir niyetlerinin olduğuna ilişkin bir ipucu yok. Tersine, kendileri hakkındaki umutsuzluğumuzu daha da arttırıyorlar. Hemen hepsi, ağızlarından çıkanı duyamaz hale gelmişler. Ne kadar hakaret edilirse, o kadar galip sayıyorlar kendilerini. Halk, "ağzı bozuk" demiştir böylesi kişilere. Ağzı bozuk olanın, zihni, niyeti de öyle olsa gerek. Bu galibiyet ideolojisi, ezmek, yok etmek gibi şiddet içeren noktaya gelince, etik ve estetik değerler yitip gidiyor. Dilin etikle, estetikle ilişkisi yitirilince, insan ilişkileri de çirkinleşiyor; sevgisizlik, saygısızlık olağanlaşıyor. Ürperten bir durum bu. Sevginin, saygının, hoşgörünün yok olduğu yerde, yaşamak ne kadar da zorlaşır oysa; umutlar nasıl azalır... Daha çocukken okulda öğretmenlerden, ailede anne babadan yaşamla ilgili bilgileri öğrenirken, farkında olmadan dilin kullanımındaki incelikleri de öğreniriz. Sözgelimi "yalan söylüyor", yahut "yalancı" gibi bir sözü kullandığımızda, anne, ağzımıza karabiber sürmekle korkutmuştur bizi. Öğretmense, "Bak, bu söylediğin çok ağır bir suçlama; suçladığının yüzüne bir daha bakamaz olursun. Söylediğinde haklı bile olsan, onun yerine söylediği doğru deği l yahut yakıştırıyo r diyebilirsin." şeklinde bir yaşam dersi verirken, dilin inceliklerini de zihnimize yerleştirmiştir. Bu ve benzer nice şeyler, daha çocuk yaşta bizi şekillendirirken, koca koca adamların lümpen ağzıyla konuşmaları, böylece politika yaptıklarını sanmaları karşısında kim irkilmez, kimin yüzü kızarmaz? Mevlana ne diyordu: "Ağızdan çıkan söz, yaydan fırlayan ok gibidir. O ok, gittiği yerden geri dönmez..." 8 Yolculuk